HacUmreHaber.com
Türkiye'nin İlk Hac ve Umre Haber Portalı

Tevbe nedir?  İstiğfar nedir?

Tevbe nin anlami nedir? Istiğfar nedir nasıl edilir? Tevbe ve istiğfarın unsurları nelerdir?

0

Tevbe nedir?  İstiğfar nedir?

Genelde biz Türkçe’de istiğfar ile tevbeyi beraberce kullanırız. İstiğfar ve tevbe dediğimiz zaman da aklımıza hep günahtan pişmanlık duymak ve o günahı izale etme adına bir şeyler oluşturmak gelir. Doğrudur, aynen de öyledir. Ama istiğfar ile tevbe aynı şeyler değil. Bunlar birbirini tamamlayan şeyler. Bu farkı iyice anlarsak istiğfarı da olması gereken yerde konumlandırırız, tevbeyi de asıl nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yaparız.

Tevbe nin anlami nedir? Istiğfar nedir nasıl edilir?

Ben birkaç tane tanım vereceğim:  İstiğfar niyet;  tevbe ameldir.  Bir kere istiğfar, o günahtan yüz çevirme, niyetle alakalı bir şey ama tevbe dediğimiz şey burada amelin ortaya çıkmasını sağlaması gereken bir şey. Zaten vereceğim tanımlar biraz daha birbirlerini tamamlayacak. Mesela istiğfar sözlü tevbe;  tevbe fiili istiğfardır. İstiğfar günahtan vazgeçmek; tevbe sevaba yönelmektir. İstiğfar günahtan pişman olmak; tevbe o günahın etkilerini ve izlerini silmektir. İstiğfar dilin, kalbin, aklın ameli; tevbe bedenin ve diğer uzuvlarının amelidir. Burada bir şeyi de anlamamız gerekir.  Mesela biz günahların genelde ikiye ayırarak değerlendirmemiz gerekir. Birincisi; Allah’ın hukukuna giren günahlar, bir diğeri de başka kulların hukukuna giren günahlar. Allah’ın hukukuna giren günahlarda biz fiili anlamda bir şey yapmamıza gerek yok.  Yani orada sevapları çoğaltmak da elbette güzel bir şey ama netice itibariyle derin bir pişmanlık duyup halimize Allah’a arz etsek Allah’ın affına, rahmetine, mağfiretine inşallah nail olabiliriz. Ama kulların hukukuna giren günahlarda sadece istiğfar yetmiyor. Orada mecburen fiili anlamda bir adım atmak gerekiyor.

Tevbe ve istiğfarın unsurları nelerdir?

Aramızda bir hukuk var ve ben sizin hakkınızı yemişim. Orada ben sadece “Allah’ım beni affet” dememle yetinemiyorum.  Yetinmemem gerekir. Ne yapmam lazım? O sizin hakkınızın gereği ne ise o hak ihlalini ya da hukuka giren o şeyin telafisini ortaya koymam gerekir. Sadece bu öyle ağız ucuyla da ya beni helal et falan filan demek de olmuyor. Gerçekten ciddi bir biçimde bunun üzerinde durmam gerekir ki bunun gereğini yerine getireyim. Eğer ben bu noktada bazı şeyleri istenilen oranda yapmazsam tam olarak tevbe de olmaz, helallik de söz konusu olmaz burada.

Şimdi aramızda bazı şeyler yaşanmış, benim hakkıma girilmiş, sen onun farkında değilsin ve ben senden helallik istiyorum. Sen neyi helal ettiğini bilmeden, helal olsun diyorsun. Ama netice itibariyle gerçek bir helallik meselenin her boyutuyla ortaya konmasıyla ancak söz konusu olabilir.  Eğer bu noktada belli şeyler üstü kapalı gidiyorsa tam olarak helallik oluşmuyor, gerçekleşmiyor. İşte burada kul hakkı meselesinin çok daha ciddi biçimde anlaşılması gerekiyor ki eğer ben burada bir hak ihlali oluşturmuşsam, bunun tevbesinin fiilen o hukuku sahibine iade etmekle yerine geldiğini bilerek hareket edebileyim. Dolayısıyla ben bunların hepsini anladığım zaman hakkıyla tevbe etmiş olurum.

Tevbe ve istiğfarın arasında çok ince bir çizgi var, enteresan bir şey var. Cenab-ı Hak kendisiyle alakalı olan hukuku affediyor. Ama kulunun hukukunu…

Karışmaz ona. O iki kulu arasındaki meseledir. Onun için çok önemli bir meseledir bu ve burada halledilmesi gereken bir meseledir ki oraya kalmasın.  İnanın bilsek var ya Cemil Hocam bunu, titreriz. Sahâbenin ödü kopuyordu bundan. Yani mesela birbirleriyle bazı münasebetleri oluşuyor. İşte kalkıyor sahâbe, bir başka sahâbî efendimize bir şeyler söylüyor. O gün o akşam, o insanın yatamadığını görüyoruz. Öyle laf olsun diye değil. Sabahında gelip o işte laf ettiğine şahit oluyoruz. Yüzlerce örneği var bunun. Bugün bir sorun yaşıyorsun, biriyle dönüp diyorsun ki sana hakkımı helal etmiyorum.

Hiç umurunda değil. Yani bu söz dağı titretmesi gereken bir sözken hiç umurumda değil. Neden? Çünkü ne olduğunu tam olarak farkında olmadan konuşuyoruz bunları.  Bundan dolayı zaten bir farkındalık oluşturulması gerekiyor. Bu tevbe meselesi, tevbeye konu olan günahlar meselesi, günahların izale edilmesi, temizlenmesi meselesi ciddi bir mesele olarak ele alınması gerekiyor ki tam olarak hak ettiği yeri bulmuş olsun.

Tevbe etmek bize ne kazandırır? Günahsız insan olur mu?

Yüz kere düşsen asıl bizden istenen ayağa kalkıp üzerini başını temizleyip; o temizlemenin adıdır işte tevbe… Allah’a durumu arz edip bu noktada af dilenmektir. Onun için yüz kerede bozsa, bin kerede bozsa ya başka gidecek kapı yok ki, bir tane kapı var. Bizi affedecek tek bir Mevlamız var. O kapıya gideceğiz. Onun için burada bu cümleleri konuşmak, sakın günahı basitleştirme, ya nasıl olsa tevbe var gibi bir laubaliliğe bizi düşürme adına söylenmiş şeyler değil. Günahsız insan yoktur…

Bazı şeyler vardır. Alternatifi, farklı bir yolu yoktur. Hep kullanılan bir deyim var ya “Ya bu deveyi güdeceğiz, ya bu diyardan gideceğiz.” Başka şeyler için diyar söz konusu olabilir, başka insanlar için başka diyarlar söz konusu olabilir. Ama bizim için böyle bir seçenek yok. Biz bu deveyi de güdeceğiz, bu diyarda da kalacağız. Hal böyle olunca mecburuz tevbe etmeye,  bir daha aynı günahı işlememeye gayrete girmeye mecburuz.

Ben çok günahkarım Allah affeder mi?  
Ben çok günahkarım Allah affeder mi?

Ben çok günahkarım Allah affeder mi?  

İsterseniz dağlar kadar günah biriktirmiş olsak. Eğer bu noktada başka yerlere zihinlerimiz kayarsa Allah korusun şeytanın aslında bir başka tuzağına düşmüş oluruz. Şeytanın bizimle yani Âdemoğullarıyla mücadelesinin iki temel alanı var. Önce sağdan yaklaşır, soldan yaklaşır, önden gelir, arkadan gelir. Zafiyetinizi kullanır, farklı bir biçimde sizi ikna etmeye çalışır. Vesveseleriyle, telkinleriyle sizi günahın ağına düşürür. Günah işlettikten sonra ikinci şey devreye girer. Bu sefer o günahın altında ezer. Senden artık adam olmaz der.

Dün sabah namazını kaçırdın, kalkmışsın şimdi de öğle namazını kılıyorsun der. Seni sabah namazından vurur. Seni aslında farklı bir yerden zafiyetini önüne getirerek vurur. Sen gençlikte şunları şunları yaptın, utanmıyor musun şimdi kalmışsın dinden, imandan bahsediyorsun der. Günahını senin gözünün önünde büyüterek, büyüterek, büyütürek o günaha karşı bir pişmanlık duyup da tevbeye değil, o günaha karşı onun altına girip ezilmeni sağlayacak bir noktaya getirir ve seni ümitsizlik girdabına düşürür.

Zaten yeis, ümitsizlik kâfir sıfatıdır.

Ve o olduğu zaman iman yavaş yavaş gider ortadan. Bir yerde ümitsizlik varsa orada iman tam anlamıyla yerleşmez. Tam anlamıyla istikrar da sağlanmaz. Onun için şeytan bunu çok iyi biliyor ve çoğu insanı işlediği bir günahı üzerinden vuruyor. O günahtan pişmanlık duyup yeniden sevaba yöneleceği yerden o günah bir başka günahı getiriyor. Ne de olsa bunu yapmıştın diyor, bir daha yaptırıyor, bir daha yaptırıyor ve senin adam olmama noktasında bir zihni alt yapıyı besleyerek böylece seni saptırmaya çalışıyor.

Allah pişman olanı affeder mi? Allah tevbe edenleri affeder mi?

İki tane cümlenin İslam’da hiç yeri yok. Benden adam olmaz, ondan adam olmaz. Allah Resûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunları hiç kullanmadı. Bakın Ebû Cehil’den ümit kesmeyen bir peygamber var karşımızda. Ebû Cehil’in oğlu İkrime geldiği zaman nasıl bir tavır sergiledi Efendimiz belli ve onlarca bunun örneği var. Vahşi’nin peşine düşen, Hamza’nın katilinin peşine düşen Vahşi’nin peşine düşen bir Peygamber var karşımızda Sallallahu Aleyhi ve Sellem. Onun için bu iki cümleyi biz kullanacağımız zaman çok ciddi bir biçimde düşünmemiz gerekiyor.

Hemen ağızlarımıza yapışmış işte yatacak yeri falan yok diye. Böyle bir şey yok. Ne demek ya? İstediği kadar o manada günahın bataklığına batmış olsun, eğer tevbe adına bir şeye açmışsa kapısını, tamam. Allah zaten ona, o kapıya gel diyor. İşlediği ne olursa olsun, o kapıya gel ki oradan rahmet bulasın diyor. Dolayısıyla burada bizim çok çok dikkatli olmamız lazım. Asla şeytanın bize bu noktada vuracağı zafiyet kısımlarını onun önüne açarak kendimizi perişan etmemiz lazım.

Tevbe var diye günaha alışmak

Ne de olsa tevbe var. O zaman günah işlemem de bir beis yok demek ne kadar tehlikeli ise bu kadar günahla Allah beni affeder mi demek en az onun kadar tehlikelidir. Tevbe var diye günaha alışmak da yok, günah işledim diye tevbeden ümit kesmek de yok. Bu o kadar önemli bir şey ki bunları biz beraberce anladığımız zaman ancak meseleyi anlamış oluruz. Daha anlaşılır kılıyor bakın Abdullah b. Mes’ud bize. Mü’minin halini bize resmediyor. Günahkârın halini bize resmediyor;

Mü’min günahı nasıl görür? Oturmuştur bir dağın eteğine, sanki o dağ kendi üzerine düşecekmiş gibi görür. Küçücük bir günah bile bir mü’minin gözünde, zihninde koca bir dağdır ve üzerine devrilme ihtimali vardır. Ama münkir, inkârcı ama günaha alışmış birisi günahı burnuna konmuş bir sinek olarak görüyor. Ne de olsa şöyle bir yaparım, gider. Böyle basit görüyor. Dolayısıyla burada biz nereden meseleye yaklaşacağımızı iyi anlamamız lazım. Bazen günahımızdan pişmanlık duyacağız diye meseleyi yanlış hareket ettirdiğimiz için günahımızın altında eziliyoruz. Bu şeytanın ekmeğine yağ süren bir hale dönüşüyor. Bu noktaya vardırmama adına meseleyi daha iyi anlamamız lazım.

Allah'ın affetmeyeceği günah nedir? Affı olmayan günahlar nelerdir?
Allah’ın affetmeyeceği günah nedir? Affı olmayan günahlar nelerdir?

Allah’ın affetmeyeceği günah nedir? Affı olmayan günahlar nelerdir?  Zina yapan kişinin tevbesi kabul olur mu?

İşlediğimiz günah ne kadar büyük olursa olsun ne kadar çok olursa olsun asla ümitsizlik yok. Samimi bir biçimde yapılan tevbenin Allah katında kabul olacağına dair her daim bir ümitle hareket etmek var.

Yani büyük günahlar, özellikle büyük günahları işlemiş birisinin Allah katında tevbesi kabul oluyor mu? Ama çok büyük günahlar.  Ne işlerse işlesin.  İsterse adam öldürmüş olsun. İsterse zina etmiş olsun. Aklınıza ne gelirse yani hiç günahları saymaya gerek yok. Günahın reklamını yapmayalım ama gerçekten ne yaparsa…

En büyük günah nedir?, Allah katında en büyük günah nedir?, Hangi tövbe kabul edilmez?

Meselâ en büyük günah ne? Günahların en büyüğü şirktir. Ondan bile insan samimi bir biçimde tevbe ederse Allah affediyor mu? Affediyor. Onun için burada unutmamız gereken üç temel esas var: Birincisi; tevbe kapısı ölüm ve kıyamet anı yaklaşıncaya kadar açıktır.

Yeis halinde tevbe kabul olur mu?, Son nefeste tevbe kabul olur mu?

O ölüm anı ne zaman? Sekarat haline düşmeden önce. Çünkü o ölüm baygınlığı artık aklın devre dışı kaldığı bir zamandır. O ana kadar ya da kıyamete kadar. Dolayısıyla biz tevbeden bahsettiğimiz zaman nasıl bir cümle ile bahsediyoruz? Sonuna kadar açık kapı diye bahsediyoruz.

İlgili Haberler...

İkincisi; tevbe kapısı tüm günahlar için açıktır. Sorunuz bu işte. Tüm günahlar. Hangisi olursa olsun. Aklınıza gelen bütün günahları sayın. Ve onun hepsinin karşısına şu cümleyi yazın: “Allah’ı affetmeyeceği günah yoktur. Yeter ki gerçekten tevbe olsun.” Dolayısıyla bizim asıl gerçek tevbeyi burada konuşmamız gerekiyor.

Üçüncüsü; tevbe kapısı yüzlerce kez bozulmuş olsa bile açıktır. Bugün tevbe ettim, yarın bir daha şeytana uydum, bir daha günah işledim. Ya ben geçen tevbe etmiştim. Bozdum, bir daha tevbe edemem. Hayır! Bu da değil. Yüz kere de… En fazla şeytan bizi buradan vuruyor. Şu anda birçok kardeşimiz belki şu anda bizi izleyenler içerisinde böyle kardeşlerimiz vardır. İşte mübarek günler, yavaş yavaş bayram doğru gidiyoruz. İster istemez bunun bir maneviyatı var. Girmek istiyor o kapıya aslında ama şeytan günahlarını gözünde büyüterek olmaz diyor. Giremezsin diyor, arınamazsın diyor. Senin için tevbe yok diyor. Onu bir yönüyle o günahının altında eziyor. Zaten ısrarla Kur’ân’ın tevbe meselesinde bu tarz ilâhî beyanları ortaya koyması Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in ısrarla bunların üzerinde durması ne için? Hatırlayın.

 

Bilerek işlenen günahlar affedilir mi?, Allah bütün günahları affeder mi?

Çok bilindik bir hadis. Şahsın biri Efendimiz geçmiş ümmetlerden biri diye bahseder. Doksan dokuz kişinin katili. Bana tevbe var mı diyor karşısına çıkan bir bilgine. Yok diyor. Bu kadar kişiyi öldüren adama tevbe olur mu? Tak onu da öldürüyor, yüz kişi. Bana tevbe var mı diye? soruyor bir başka bilgin, âlim var diyor. Ve ona tevbenin fiiliyatına dair şeyler söylüyor. Uzunca bir hadistir, kardeşlerimiz okuduklarında görecekler.

Netice itibariyle ne olursa olsun, işlenen günahın büyüklüğü ne olursa olsun, bu noktada Allah’ın rahmetinin her şeyden büyük olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. İşte tam burada hatırlamamız lazım. Tevbe ettikten sonra büyük günah yok. Günahta ısrar ettikten sonra küçük günah yok. Her günahtan da küfre giden bir yok var. Tevbe ettikten sonra büyük günah yok. İşte söyledik zaten, işlenen günah hangisi olursa olsun. Şimdi günahta ısrar ettin. Israr olunca günaha alışmaya başlayınca asıl felaket o. O alışkanlık olduktan sonra işliyorsun günah, vicdanın bile sızlamıyor. Oldu bitti işte. Yıkım orda başlıyor.

Bir günah işledim kendimi iyi hissetmiyorum

Bir günah işledin sen o gün akşama kadar moralin bozuk. Hatırladıkça için acıyor, yüreğin acıyor, sıkıntı çekiyorsun. Bütün bunlar içinde çevirip duruyorsun ve o seni bir ıstıraba sevk ediyor. Ve o ıstırap derin bir pişmanlık oluşturuyor yüreğinde. Bunda Allah’ın hoşnut olduğu şeyler. Ve Allah o günahın arkasından yaptığın tevbe ile o günahı yapılmamış, işlenmemiş gibi kabul ettiği gibi bir de tevbenden dolayı sana sevap veriyor.

 Çokça tevbe etmek, ne kadar günah işlersek işleyelim mutlaka tevbe yapmamız gerektiğiyle, günaha alışma arasında çok ince bir çizgi var.

İkisi aynı şey değil ama tam olarak günaha alışma meselesini biraz daha açıklayabilir misiniz?

İşlediğin günah, hiç vicdanın sızlamıyor, hiç umursamıyorsun. Ertesi gün bir daha işliyorsun, bir daha işliyorsun. O günah seni rahatsız etmiyor. Yaptığın o şeyden dolayı herhangi yüreğinde, zihninde aklında bir şey çekmiyorsun. İşte o günaha alışmaktır. Artık yapmak-yapmamak arasında senin için bir fark yok ise zaten tehlike orada başlıyor. Ama işledin bugün günah. Yüreğin sıkılmaya başladı. Dünya bütün genişliğinde sana dar gelmeye başladı. İşte istenen o. Dolayısıyla orada pişmanlık duymanın aslında tezahürünü görmek gerekiyor. Yoksa diğeri tam bir felaket, Allah muhafaza.

Her günahtan küfre giden bir yol vardır dedik ya o ne? İşte o günaha alışma ile alakalı bir şey. Meselâ bir insan bir yalanla Allah korusun küfre gidebilir. Yalanı söyler, arkasından bir yalan daha söyler, arkasından bir şey daha yapar, o yalanı kapatmak için başka şeyler ortaya girer. Ve bakarsınız ufacık bir şey kocaman bir hale gelmiş ve insanın felaketini getirmiş. İşte burada o yola düşmeme adına bir gayret, bir mücadele gerekiyor. Şimdi burada tam bu noktada bir şeyi biraz anlamamız gerekiyor.

Tevbenin Kabul Olmasının Şartları Nelerdir?
Tevbenin Kabul Olmasının Şartları Nelerdir?

Tevbenin Kabul Olmasının Şartları Nelerdir?

Hadislerde bunlar geniş geniş bizlere anlatılıyor. Allah Resûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, örneklerle anlatıyor hem de. Bazen kendisi veriyor,bazen geçmiş ümmetlerden örnekler veriyor. Ben maddelerle vereceğim. Çok fazla detaya girmeden mesele biraz da anlaşılmış olsun. Gerçekten bir tevbenin gerçek tevbe olması ve kabulü kabule şayan olabilmesi için şunların olması lazım.

Birincisi: Samimi bir nedamet…

Pişmanlık duymak. Öyle sadece dille de değil. Titretmesi gerekiyor insanı. Ne yaptım ben ya demesi lazım. Nasıl ben böyle bir şey yaptım demesi lazım. Yani bu nasuh tevbe dediğimiz şey pişmanlıkla alakadar olan bir şey. Eğer ben gerçekten yaptığım tevbenin nasuh, Allah katında karşılığı olan bir tevbenin olmasını istiyorsam onun içerisinde çok ciddi bir biçimde bir pişmanlığın olması gerekiyor. İkincisi: İşlenen günahlardan nefret etmek ve onlara geri dönmeyi ateşe girmek kadar feci bilmek. İşledim ben bir günah, şimdi ben o günahtan tevbe ettiğimi de söylüyorum. Ama kalkıp geçmişi düşündüğüm zaman, tefekkür ettiğim zaman ya da konuştuğum zaman öylesine anlatıyorum günahımı ve insanlara belki de farkında olmadan günahımın reklamını yapıyorum. Ben gençken şöyleydim deyip dizenler cümleleri arka arkalara… Böyle değil. Bir şey istedin ya oldu. Şeytana uydun, nefsine uyudun, kaydın, sürçtün, düştün ne olduysa. Şimdi tevbe ettiğin zaman, sen her hatırladığında o günahını, öyle bir derin pişmanlık duyacaksın birincisi olarak.

İkincisi: O günahtan nefret edeceksin…

O günahına hatırladığın zaman midem bulanacak tabiri caiz ise eğer. Ne yaptım ben deyip orada kendini farklı bir duruma koyacaksın. Ancak öyle olunca gerçek manada tevbe olmuş oluyor.

Üçüncüsü: Tevbeyi salih amellerde desteklemek…

Ben günahtan bir ömür geçirdim. Diyelim ki otuz yılımı, kırk yılımı günahta geçirdim. Askere gittim bir sene, iki sene neyse o süreç içerisinde, uydum oradaki insanlara günahın içerisinde daldım. Üniversitede okurken, gençliğin zirvesinde birileri beni aldı götürdü bir şeylere üç senemi,  dört senemi ben günah yolunda harcadım. Onun karşılığı şimdi salih amellerdir. Pişmanlık olacak, o günahtan nefret edeceğim ama ne yapacağım? Sevaplarımı çoğaltmaya çalışacağım. Aynen sahâbenin yaptığı gibi. Günahlarla gelip Allah Resûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in önünde iman ettikleri zaman ya da imandan sonra işledikleri bir günahı itiraf ettikleri zaman. Hemen söyledikleri şey arkasından gelmesi gereken salih amellerdi.

Dördüncüsü: Tevbenin Allah’ın kabulüne muhtaç olduğunu unutmamak…

Allah’tır kabul edecek olan. Ümit vâr mıyım? Ümit vârım ama ben bilmiyorum. Allah adına konuşma hakkım da yok. Birilerini de konuşurken Allah adına konuşamam. Ama böyle bir kabulün sadece ve sadece Alemlerin Rabbi olan Allah’ın hakkı olduğunu bilerek hareket etmek.

Beşincisi: Tevbe de asla ümitsiz olmamak…

Bakın bunlar birbirleriyle ancak beraberce anlaşılabilecek bir şey. Ümitsiz olmayacağız yani ben öyle bir günah işledim ki Allah beni affetme sözü, Haşa Rabbimiz’in asla kabul etmeyeceği bir söz. Ama ben ne olursa olsun istediğim şu günahtan tevbe ettim, Allah muhakkak affeder beni demek te doğru bir şey değil. Kabulü Allah bilir ama ben ümit ederim, ümit vâr olurum ki kabul etsin.

Altıncısı da: Tevbeyi ertelememek…

Asla! Bugün işledim, ya ben hele bir Cuma’ya varayım. Cuma günü tevbe ederim dememek. Kadir Gecesi’ne varalım. Ne de olsa Hacca gideceğiz Hacda tevbe ederiz. Böyle bir şey yok. Bilmiyoruz Allah bize ömür olarak ne takdir etmiş. Anında! Anında o tevbenin gereğini yerine getirme adına bir adım atmak gerekir. Eğer ben bir günahın üstündeysem ve o günahın yanlış olduğunu, o anda, anladığım anda günahın üzerindeyken eğer dönüp gelebiliyorsam o zaman gerçekten o tevbenin tadına ve lezzetine varmış olurum. Ya bir son kez daha yapayım derse şeytan o son kezin lezzetini öyle bir büyütür ki onun gözünde, aklında bir daha samimi bir biçimde tevbe etmesine asla zemin hazırlamaz.

Allah ayıpları örter mi? Allah beni affeder mi? 

Onlarca örnek geliyor aklıma sadece bir örnek aktaracağım. O örneğin üzerinden kardeşlerimiz bu tevbe meselesini biraz daha iyi anlasınlar. Şat ibn Mendup isimli bir Sahâbî Efendimiz, künyesi Ebu Tâvit, yaşı epey ilerlemiş. Hatta sahâbî bize onu anlatırken şöyle anlatır: Kaşları böyle yaşlılıktan gözünü kapatacak kadar gözlerinin üzerine gelmiş, bastonuna yaslanmış, zor yürüyor.  Yürüye yürüye Allah Resûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in huzuruna geliyor.

Ya Resûlullah diyor. Yaşlı bir zat. Bir bak diyor bana. Benim gibi bir adama da af var mı? Yani bunu derken bana bak, bu kadar yaşındayım, bu yaşıma kadar bir sürü iş yapmışım. Benim gibi bir adama af var mı? Diye soruyor Allah Resûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem diyor ki: Ebû Tâvit. Sen Müslüman oldun mu? Elhamdülillah diyor. Tevbe ettin mi bütün günahlarından?  Evet, Ya Resûlallah. O zaman senin gibi birine de var diyor. Ama diyor ya Resûlallah! Bildiğin gibi değil. Bildiğin gibi değil deyip başlayacak günahları saymaya.

Günahları ifşa etmek

Efendimiz de dur diyor. Dur! Sakın, sakın ifşa etme. Günahların seninle Allah arasında kalsın. Bunları ifşa etmek doğru değil. Çünkü her ifşa karşıda başkalarına şahit tutmaktır. İnsan günahına şahit tutar mı? Şahitleri çoğalttıkça tevbe zorlaşır aslında. Sus diyorsun sus! Seninle Allah arasında kalsın. Ama ya Resûlallah, diyor. Bildiğin gibi değil. Bir bilsen ben neler neler yapmışım. Yine de var mı benim gibi birine af?

Ebû Tâvit, sen tevbe ettin mi?  Ettim ya Rasûlallah. O zaman Allah’ın rahmetinden ümit kesme. Bir daha soruyor. Dayanamıyor bir daha duymak istiyor Allah Resûlü’nden. Benim gibi birine var mı? Diyor. Aleyhisselatu vesselam Efendimiz de diyor; Ebû Tâvit eğer Müslüman oldun ve hakkıyla tevbe ettinse Allah’ın rahmetinden ümit kesme. Allah kendisine samimi bir biçimde tevbe edenlerin tevbesini muhakkak kabul eder. Bunu duyunca Ebû Tâvit bir anda gençleşiyor. Râvi bize öyle aktarıyor. Diyor ki o yaşlı, bastonuna yaslanmış gelen adam bir anda dirildi sanki. Allahuekber, Allahuekber, Allahuekber dedi üç kez. Böyle çocuklar gibi gitti o Huzur-u Nebi’den. Allah Resûlü da arkasından baktı, tebessüm etti.

Dolayısıyla orada Ebû Tâvite söylenen o müjde, hepimize aslında söylenen müjdedir. Ben bütün kardeşlerime şunu söylüyorum: Allah bize ömür verdi. Elhamdülillah şu anda bir rahmet mevsimin içerisindeyiz. Adım adım da bayrama doğru yürüyoruz. Asıl bayramımızın bayram olması için, yani akıbetimizin bayram olabilmesi için Allah’ın huzurunda, o mizanda hesaba çekildiğimiz zaman, beratlarımızı sağ elimizden aldığımız an olacak. Ve o gün çocuk sevinerek cennete gideceğiz inşallah. O güne varmanın yoludur, bugün ciddi bir biçimde tevbe edip, Allah’ın o affını ve mağfiretini hak edecek bir noktaya gelmek. Onun için ne olur bu meseleyi ciddi bir mesele olarak ele alalım. İşlediğimiz günahları ne kadar büyük olursa olsun Rabbimiz’in rahmetinin O büyük günahlardan daha büyük olduğunu unutmayalım. Samimi bir tevbe ile bu halimizi Rabbimiz’e arz edelim ki o rahmetten, o mağfiretten, o nimetten istenilen oranda istifade etmiş olalım. Allah hepimizi affa mazhar olmuş kullarından eylesin inşallah.

Mekke Suudi Arabistan 2021

yorum Yap
PHP Code Snippets Powered By : XYZScripts.com